.post-body, .post, .hentry, .blog-posts, .item-view .post-body, .main-wrapper, .content-wrapper { background: transparent !important; } RecepErsinAkın

19 Şubat 2026 Perşembe

KUR'ÂN VE ÖFKE KONTROLÜ

Öfke kontrolü psikiyatristlerin ve psikologların son derece önem verdikleri bir meseledir. Maalesef ki ülkemizde son yıllarda yaşanan olumsuz olaylar nedeniyle de öfke kontrolü üzerinde daha fazla durulmaktadır. Aslında öfkelenmek tıpkı sevinmek, üzülmek gibi fıtratta olan bir şeydir. Ama önemli olan bu öfkeye sahip çıkmaktır. Kur'ân, müttaki kulların öfkelerine sahip çıktıklarını belirtir. Âl-i İmrân 133. âyette cennetin müttakiler için hazırlandığı bilgisi verilir. Bir sonraki âyette ise müttaki kulların vasıflarına geçilir. O vasıflardan biri de öfkelerine sahip çıkmalarıdır.

Videomu linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

https://youtu.be/XOxCC_BFjns?si=2rGH85dZ34AVCmPF


18 Ocak 2026 Pazar

DİNLERİN BENZERLİĞİ ÜZERİNE

 







Bismillâhirrahmânirrahîm. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım. Allah, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyti’ne selam ve salât etsin. Bu makalemizde önemli bir konu olan dinlerin birbirine benzemesi meselesini ele alacağız. İslam ve genel olarak din eleştirmenlerinin şöyle bir iddiası vardır. Diyorlar ki: “Dinler birbirine çok benziyor. Bu nedenle dinler birbirinin kopyasıdır. Başta İslam olmak üzere hepsi beşerî oluşumlardır. Yaratıcı ile ilgileri yoktur.” Bu söylemi yaparlarken dinlerin birbirine benzeyen özelliklerini dikkate alıyorlar. Büyük farklılıklara ise hiç bakmıyorlar ve gündeme getirmiyorlar. Peki neden bu kadar büyük benzerlikler mevcuttur? Benzerliklerin olması, dinlerin beşeri ve birbirinden kopya olduklarını mı gösterir? Bu sorulara akıl ve Kur’ân âyetleri ışığında cevaplar vereceğiz.


KUR’ÂN’A GÖRE DİNLER VE VAHİY MESELESİ

Kur’ân birçok âyetinde din konusuna değinir. Sonuçta Kur’ân, İslam’ın ilahi kitabıdır. Dini oluşturan Kur’ân’dır. Bu nedenle bir ilahi kitapta din konusuna değinilmesinden daha doğal bir durum olamaz. Peki Kur’ân, din hususunda ne diyor? Âyetlere baktığımızda şu hususu çok açık bir şekilde görmekteyiz: Din bir kurallar bütünüdür. Din, bireysel ve toplumsal yaşama hitap eder; emirler ve yasaklar getirir. İşte İslam dini de bir takım emirler ve yasaklar getirmiştir. Mâide 3. âyette de buyrulduğu üzere din tamamlanmış ve Allah bizler için İslam dininden razı olmuştur. Âl-i İmrân 19. âyette şöyle buyrulur:

“اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ”

“Muhakkak ki Allah katında din İslam’dır.”
Âyetin bu kısmı, Kur’ân’a göre Allah katında tek geçerli dinin İslam olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Nitekim hemen yukarıda Mâide üçüncü âyetten bahsetmiştik. Orada da Allah, din olarak İslam’dan razı olduğunu söylemektedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın naklettiğine göre bu âyet, yani Mâide 3, hicrî 10. yılda arife günü nazil olmuştur. Mâide 3. âyetin Kur’ân’ın son inen âyetlerinden olduğu kesindir. Bir görüşe göre de inen son âyettir. Şimdi tekrar Âl-i İmrân 19. âyete bakalım. Âyet, Allah katında hak dinin, yani tek geçerli dinin İslam olduğundan bahsediyor. Bu durumda Hristiyanlık, Yahudilik ve diğer bütün dinler batıl olmuş olur. Yani Kur’ân’a göre tek geçerli din İslam’dır. Ancak Kur’ân bunu söylemekle beraber diğer dinlerin vahiyden kopuk, beşerî oluşumlar olduğunu da söylemez. Nitekim ilgili âyetin devamında şöyle buyrulur: “Kendilerine kitap verilenler, ancak ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilafa düştüler.” Kur’ân açık bir şekilde onlara da ilmin geldiğinden bahseder. Bu ilim ise onlara gelen vahiydir. Allah onlara da peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu nedenle onlardan “kitap verilenler” diye bahsedilir. Ancak kıskançlık ve kin yüzünden ihtilafa düşmüşlerdir. Şimdi büyük müfessir Elmalılı’nın, Âl-i İmrân 19. âyetinin tefsirinde din hakkında ne dediğini aktaralım:
“Fâtiha sûresinde dinin bilinen manasıyla tarifi geçmiş idi ki, akıl sahiplerini kendi istek ve iradeleriyle doğrudan doğruya hayra ve nimete sevk eden ilahî bir kurumdur.”
Evet, din hayra ve nimete sevk eder. İlahi dinin amacı insanın mutluluğudur. Allah, dini insanların acı çekmesi için değil; hayatlarını düzene sokmaları ve mutlu olmaları için göndermiştir. İslam eleştirmenleri dahi kabul ederler ki hayat kanunsuz olmaz. Her devletin ve milletin toplumsal düzeni sağlamak için kanunları vardır. İslam da bir kanunlar bütünüdür. İbadet, ahlak, evlenme, miras, suç vb. alanlarda hükümler getirmiştir. Bunların hepsi bireyi ve genel olarak toplumu ilgilendirir. İşte din dediğimiz şey budur. Allah, birçok âyetinde bütün ümmetlere peygamberler gönderdiğinden bahseder. Bakara 136. âyette sadece Kur’ân’a değil, diğer peygamberlere indirilenlere de iman etmemiz emredilir. İşte böyle bir kişiye mümin denir. Kur’ân tasdik konusuna da değinir. Kur’ân, kendisinden önce indirilen vahiyleri inkâr etmez; onları tasdik eder. Tasdik ilişkisi de son derece önemlidir. Bu açıklamaları yapmamızın ve farklı âyetlere atıfta bulunmamızın sebebi şudur: İslam eleştirmenleri, dinlerin benzerliklerinin birbirinin kopyası olduklarına delil olduğunu söylüyorlar. Biz ise bu iddianın akıl ve Kur’ân açısından yanlış olduğunu dile getiriyoruz. Tam tersine, benzerliklerin olması Kur’ân ve İslam’ın hak olduğunun delilidir. Allah, bildirmiş olduğu hakikatlerin diğer ilahî kitaplarda da bulunduğunu söyler. A‘lâ sûresinin son iki âyeti şöyledir:
“Bunlar daha önceki suhuflarda, İbrahim ve Musa’nın suhuflarında da vardı.”
Suhuf, sayfalar demektir. Kur’ân da sayfalardan müteşekkildir. Allah’ın Kur’ân’da bahsettiği hükümler, önceki sayfalarda yani vahiylerde de vardı. Bu nedenle dinler arasındaki benzerliklere neden şaşırılsın ki? Bu durum tam tersine hepsinin çıkış noktasının aynı olduğunu gösterir. Ancak maalesef zamanla batıl bilgiler, peygamberlerin getirmiş oldukları saf dine karışmıştır. Kur’ân zaten bundan da bahseder. Yukarıda aktardığımız Âl-i İmrân 19. âyet, bir açıdan kitap verilenlere yöneltilmiş bir eleştiridir. Aynı sûrenin 105. âyeti de, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa düşenler gibi olmamamızı emreder.

KUR’ÂN’A GÖRE BENZERLİKLER NORMALDİR

Aslında yukarıda bu husustan bahsettik. Ancak müstakil bir başlık altında tekrardan ele almanın daha uygun olacağını düşündük. Evet, benzerlikler konusu İslam eleştirmenlerinin dinleri reddetmek için ileri sürdükleri bir argümandır. Onlara göre benzerlik varsa, bu dinlerin beşerî ve birbirinin kopyası olduğunun göstergesidir. Bunun aklen tutarlı olmadığından ayrıca bahsedeceğiz. Ancak bu başlık altında konuyu âyetler ışığında ele alıyoruz. Evet, Kur’ân’a göre benzerlikler gayet normaldir. Çünkü âyetler bize, emredilenlerin daha öncekilere de emredildiğinden bahseder. İlk olarak oruç örneğini vermek istiyoruz. Orucu bize farz kılan Bakara 183. âyetin meali şöyledir:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvalı olursunuz.”
Allah, oruç ibadetinin öncekilere farz kılındığı gibi bize de farz kılındığını söylüyor. Demek ki önceki vahiylerde de oruç ibadeti vardı. Nitekim bugün başta Hristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere birçok farklı dinde oruç ibadeti bulunmaktadır. Evet, İslam’daki Ramazan orucu ile aralarında farklılıklar vardır. Nitekim o dinlerde bozulmalar olduğunu söylüyoruz. Bunu Kur’ân da ikrar eder. Ancak temelde oruç ibadeti onlarda da vardır. İşte bu açıdan benzerlik olması gayet normaldir. Aynı durum namaz ve zekât ibadetleri için de geçerlidir. Beyyine 5. âyet bu konuda çok açıktır. Kitap verilenlere namaz ve zekât emredilmiştir. Namaz ve zekât gibi ibadetler Hz. Muhammed ile başlamış değildir. Bugün YouTube üzerinden de farklı dinlere mensup kişilerin namaz kıldıklarına dair videolara ulaşmak mümkündür. Oruç ibadetinde olduğu gibi namaz konusunda da farklılıklar vardır. Ancak temelde onlarda da namaz ibadeti bulunmaktadır. Kıyam, rükû ve secde gibi şekillere onlarda da rastlanmaktadır. Yapmış oldukları bu ibadete farklı bir isim vermeleri önemli değildir. Nitekim namaz kelimesi Farsçadır. Arapçası ise salâttır. Bu konuda örnekler çoğaltılabilir. Ancak verdiğimiz bu örnekler bile benzerliklerin bir kopyalama olmadığını, Kur’ân’a göre gayet normal olduğunu göstermeye yeterlidir.

BENZERLİKLER AKLEN DE GAYET NORMALDİR

İslam eleştirmenleri, benzerliklerin dinlerin birbirinden kopya olduklarının delili olduğunu söylüyorlar. Ancak bu argüman Kur’ân açısından yanlış olduğu gibi, akıl açısından da yanlıştır. Öncelikle, benzerliklerin “kopya” olduğuna dair akli delil nedir? Neden benzerlikler, dinlerin ve ilahi kitapların çıkış noktasının aynı olduğunu göstermesin? Biz diyoruz ki hepsi ilahi kaynaklıdır. Bize göre yaratıcı vardır ve yaratma işleminden sonra kullarının yollarını bulabilmeleri, mutlu bir hayat sürebilmeleri için peygamberler göndermiştir. O peygamberler aracılığıyla vahiylerini bildirmiştir. Bu vahiylerde emirler ve yasaklar yer alır. Bizim bu söylemimizi zaman zaman komik bulan İslam eleştirmenlerine şu soruyu soruyoruz: Sizin iddianızın delili nedir? Neden benzerlikler kopyanın delili olsun? Biz söylemimize kanıtlar getiriyoruz. İnandığımız Kur’ân, benzerliklerin gayet normal olduğunu söylüyor. Siz ise sırf inançsız olduğunuz için bu söylemi kabul etmiyorsunuz ve benzerliklerin kopyanın delili olduğunu iddia ediyorsunuz. Ayrıca büyük resmi de gözden kaçırıyorsunuz. Benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da vardır. Mesela İslam dini tevhid dinidir; Allah’ı birlemeyi esas alır. Kur’ân, diğer din mensuplarını tasdik metodunu kullanarak ve hoş bir üslupla İslam’a davet eder. Ancak aynı zamanda onların şirk koştuklarından da bahseder. Hristiyanları, Hz. İsa’yı ve Hz. Meryem’i ilahlaştırdıkları için tenkit eder. Teslis inancının küfür olduğunu söyler. Allah’ın affetmeyeceği günahın şirk olduğuna, başta Nisâ 48 olmak üzere birçok âyetinde değinir. Peki bu kadar büyük farklılıklar nasıl ortaya çıkmıştır? Hz. Muhammed (aleyhisselâm), tevhid gibi bir inancı kendi mi üretmiştir? Sadece tevhid konusu da değil; Kur’ân daha birçok hususta diğer din mensuplarını eleştirir. O halde biz de soruyoruz: Neden farklılıklara bakmıyorsunuz? Farklılıklar son derece önemlidir. Kur’ân’a ve akla göre benzerlikler de gayet normaldir.

KAYNAKÇA
Elmalılı, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, c. 2, s. 368; c. 3, s. 172.

13 Aralık 2025 Cumartesi

15 Kasım 2025 Cumartesi

ALLÂME TABÂTABÂÎ'NİN VEFATININ 44. YILI

El-Mîzân tefsirinin yazarı olan büyük müfessir ve filozof Allâme Tabâtabâî 15 Kasım 1981'de vefat etti. Kendisini vefatının 44. yılında rahmetle anıyorum. Allâme, daima eserlerinden ve fikirlerinden istifade edilecek bir ilim insanıdır.












6 Kasım 2025 Perşembe

TAKVA KONUSUNDA KİTAP TAVSİYESİ

Kur'ân onlarca âyetinde takvayı emreder. Takva günahlara karşı sakınmaktır. Takva sahibi kula müttaki kul denir. Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Hoca'mız bu kitabında takva konusunu âyetler ışığında muhteşem bir şekilde ele almaktadır. Önemli bir konu olan takva konusunu âyetler ışığında öğrenmek isteyenler için bu eseri okumalarını tavsiye ederim.


18 Ekim 2025 Cumartesi

"MU'TEZİLE'NİN FIKIH USULÜ ANLAYIŞI" ADLI ESER











Mu'tezile, İslam tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Akılcılığıyla ön plana çıkan kelami bir mezheptir. Ancak sadece kelamcı değil müfessirler, fakihler yetiştirmiş de bir mezheptir. Mu'tezile'nin fıkhi bir yönü de vardır. Bu maalesef fazla bilinmemekte ve göz ardı edilebilmektedir. Dr. Yüksel Macit Hoca, doktora tezi olan "Mu'tezile'nin Fıkıh Usulü Anlayışı" adlı eserinde Mu'tezile'nin fıkıh usûlü anlayışlarını derinlemesine incelemektedir. Vâsıl b.Atâ'dan itibaren Mu'tezili alimler nâsslara nasıl yaklaştılar? Nâss sıralamaları nasıldı? Hadisleri hüccet alıyorlar mıydı? Ve daha birçok sorunun cevabını bu eserde bulabilirsiniz. Kâdı Abdulcebbâr, Ebu'l Hüseyin el-Basrî gibi Mu'tezili fakihlerin kitaplarından bol bol alıntılar vardır. Ayrıca eserin sonunda Nazzâm'ın sahabiler hakkındaki görüşleri Râzî'nin "el-Mahsûl" adlı usul-ü fıkıh kitabından aktarılır. Yine Câhız'ın Emeviler hakkında yazmış olduğu risale de sona eklenmiş. "Mu'tezile'nin Fıkıh Usulü Anlayışı" akademik bir eser olduğu için alanla alakalı temeliniz var ise okumanızı tavsiye ederim. Fıkıh usûlü alanında veya Mu'tezile hakkında giriş seviyesi bir eser değildir. 

16 Ağustos 2025 Cumartesi

YÂSÎN 21.ÂYET NASIL ANLAŞILMALI?








Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım. Bu yazımda özellikle din görevlilerinin, ilahiyatçıların aldığı maaşın caiz olmadığına delil getirilen Yâsîn 21.âyeti ele alacağım. İlgili âyette anlatılmak istenen nedir? Gerçekten de din ilmiyle uğraşanların maaş almasını mı yasaklıyor? İlk olarak şuna değinmek gerekir ki Yâsîn Sûresi muhteşem mesajlar veren hikmet dolu bir sûredir. Mekke'de nâzil olmuş, 83 âyetten oluşan bir sûredir. Bazı sünen türü hadis kitaplarında Hz.Peygamber'in Yâsîn için ''Kur'ân'ın Kalbi'' ifadesini kullandığı nakledilmektedir. Bu hadisin Kur'ân'a aykırı bir tarafı yoktur. Gerçekten de Yâsîn, Kur'ân'ın konularını içerisinde cem etmiş bir sûredir. İşte bu muhteşem sûrede bir âyet bulunmaktadır. Yazımın da konusu olan 21.âyet. Aslında bu âyet bizzat Allah'ın sözü değildir. Allah'ın aktarmış olduğu sâlih bir insanın sözüdür. 13.âyetten itibaren bir kıssa anlatılmaktadır. Allah bir şehir halkına elçiler gittiğinden ve tebliğde bulunduklarından bahseder. O halk elçilere iman etmemiş, kendileri gibi beşer olduklarını demiştir. Elçilerden kastın Hz.İsa'nın havarileri, şehrin ise Antakya olduğuna dair rivayetler tefsirlerde nakledilir. Kavim elçileri inkar edince şehrin en uzak tarafından bir adam gelir. Kavmine elçilere iman etmeleri gerektiğini söyler. İşte âyetlerde bahsedilen bu kişinin ''Habîbü'n Neccâr'' adında biri olduğu nakledilir. Ayette ''racül'' yani adam olarak ifade edilen bu kişi kavmini imana, elçilere itaate davet eder. 21.âyette de aktarılır ki şöyle buyurmuştur: ''Sizden hiçbir ücret istemeyen elçilere uyun! Onlar doğru yoldadırlar.'' Görüldüğü üzere bu söz direk Allah'ın değil bu sâlih kimsenin sözüdür. Allah bu yüce şahsiyetli kişinin sözünü bizlere aktarmaktadır. 21.âyetten 27.âyete kadar da bu kişinin sözleri aktarılmaya devam edilmektedir. Peki ''Ücret istemeyenlere uyun!'' kısmı ne demektir? Yazımın başında da belirttiğim gibi genellikle bu âyet din görevlisi olan, ilahiyatçı olan kimselerin maaş almalarının haramlığına delil getirilmektedir. Bu âyeti delil getirenler de genellikle ilgili âyeti direk Allah'ın sözü olarak aktarırlar. Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi bu söz Allah'ın değil, sâlih adamın sözüdür. Tabi ki yanlış bir söz değil. Nitekim Allah'ın bütün peygamberleri yaptıkları tebliğe karşılık bir ücret talep etmemişlerdir. Konuyla alakalı Kur'ân'da birçok âyet vardır. Ancak 21.âyet din görevlisi veya ilahiyatçı olan kimsenin maaş almasının haramlığına delalet etmez. Bu âyetin son derece yanlış anlaşıldığı kanaatindeyim. Eğer bir din görevlisi veya ilahiyatçı kendisine soru soran, ilim öğrenmek isteyen kimseye ''Eğer para vermezseniz size bir şey anlatamam.'' derse işte bu âyetin kapsamına girer. Yoksa maaşını alan ve aldığı maaş ile yetinip insanlara ilim öğreten kimsenin âyetin kapsamına girmesi söz konusu değildir. Sonuçta herkes geçimini sağlayacak bir gelire muhtaçtır. Burada şunları da ifade etmek istiyorum. Bir öğretmen düşünelim. Okullarda öğrencilere ders anlatıyor. Onların bilgiler öğrenmesine vesile oluyor. Bu öğretmen de bir memur olarak her ay düzenli maaş alıyor. Peki maaş için mi çocuklara ders veriyor? Veya bir doktor maaş için mi hastalara bakıyor, can kurtarıyor? Nasıl ki bu ve benzeri meslekleri yapan kimselerin aldığı maaş helal ise din görevlisi, ilahiyatçı olan kimselerin de aldıkları maaş helaldir. Sonuçta bu insanlar da yıllarını okul sıralarında geçiriyor, üniversite okuyor ve birçok masrafın altına giriyor. Verdikleri emeğin karşılığını almaları da gayet normal. Tabi ki maaş helaldir derken aldığı maaşın hakkını vermeyen insanları kastetmiyorum. İster ilahiyatçı olsun isterse başka bir meslek grubunda çalışsın herkes aldığı maaşı hak etmelidir. Çalışma saatlerine dikkat etmeli, elinden gelen her türlü çalışmayı yapmalıdır. 

KUR'ÂN VE ÖFKE KONTROLÜ

Öfke kontrolü psikiyatristlerin ve psikologların son derece önem verdikleri bir meseledir. Maalesef ki ülkemizde son yıllarda yaşanan olumsu...